Röportaj-Şevval Sam 'Ölüm' değil 'ölü gibi yaşamak' sorun
'Ölüm' değil 'ölü gibi yaşamak' sorun
Şevval Sam yaptığı müzik ve dizi çalışmalarıyla kendini çoktan ispatladı bile. Kazandığı şöhreti ise, kendi yöntemi ile kullanarak, eğitim, çevre ve kültürel farklılıklarla ilgili çalışmalarını daha rahat sürdürebiliyor. Bazı isimler vardır, hakkında soru sormaya kıyamazsın. Şevval Sam, soru hazırlarken üstünde fazlasıyla düşündüren, Kazım Koyuncu ise hakkında soru sormaya kıyamadığım bir isim. 'Ben Seni Sevduğumi' şarkısını dünyalara bildirmesi Şevval Sam'ı daha önemli kılıyor benim için. Ve onunla ilgili aklıma ilk gelen, "Şevval Sam'ın Karadeniz müziği açısından Kazım Koyuncu'nun Türkiye'ye yadigarı" olduğunu düşünmem oluyor. Duyarlılık, sempatiklik, duygusallık, eğitim bilinci, güzellik ve Leman Sam terbiyesi...Hepsini Şevval Sam'da görmek mümkün. Röportaj yaptıktan sonra ilk defa "Keşke arkadaşım olsaydı" dediğim isimle olan sohbeti, büyük bir zevkle yayımlamak boynumun borcu.
Derman dizisi neden yayından kaldırıldı?
Birinci giden bir işti. Gününü değiştirdiler. Günü değişince reytingler düştü ve çok kısa bir süre içinde kaldırılmasına karar verdiler. Bu sanıyorum insanların vücut ritmiyle de alakalı. Çünkü insanlar bazı günlerini, kendi aksiyon ya da drama duygularına ayırıyor. Mesela bazı günler komedi kaldıramayıp, drama tercih ediyor olabilirler. Ben televizyon izleyicisi değilim, o yüzden bu sadece bir tahmin. Bununla ilgili derin bir bilgim yok. İşin kirli tarafları da olabilir ama altını fazla deşelemek istemiyorum. Ama bana göre insanların vücut ritmini bozan bir durum oldu. Geçen bir arkadaşım söyledi, çiçeklerin bile yerini değiştirirsen solar diye.
Senaryoyu okumadan kabul etmiştiniz, bir pişmanlık oldu mu?
Aslında insanlar beni Gülbeyaz’dan beri ilk defa Derman diye çağırmaya başlamıştı. Ama beni çok etkilemedi çünkü çok fazla bünyeme geçirmemiştim diziyi. Pişman da olmadım. Ev alacaktım peşinatı çıktı. (Gülüyor)
Feridun Düzağaç’la oynamak keyifli miydi?
Çok keyifliydi. Hayata karşı olan duruşu, tavrı ve kişiliği ile on numara bir adam. Önceden de severdim zaten Feridun’u. Çalıştıktan sonra daha da sevdim. Aslında bu riskli bir durumdur. Sevdiğin birini yakından tanımak çoğu zaman risklidir. Büyük bir hayal kırıklığına uğrayabilir insan, ama Feridun’da böyle olmadı.
‘Sek’ , ‘İstanbul’s Secret’ ve ‘Karadeniz’ albümlerinin hepsi 1,5 yıl içinde çıktı. Bu bir tesadüf mü, özellikle olan bir durum mu yoksa farklı tarzlarda olduğu için mi?
Farklı tarzlar gibi görünse de hepsi birbiriyle organik bir bağ içerisinde. ‘Alaturka’ benim profesyonel müzik hayatımın zeminini oluşturdu. İstanbul’s Secret’ta da ‘Sek’ albümünden çok fazla şey var aslında. Hazırlanmış bir altyapı üzerine doğaçlamalar yapıyordum. Sağlam bir alt yapı olduğu zaman bana ilham veriyor. Bu açıdan daha deneysel bir çalışmaydı ve bana dair çok fazla malzeme vardı. Bir ayağımın uluslararası bir boyutta olması açısından İstanbul’s Secret’ın da bende daha farklı bir karşılığı var. Sadece batı ritimleriyle, türkülerimizi birleştirmekten ibaret bir sentez albüm değil. Her şarkı, bir tasarım. Bu benim için iyi ve yeni bir şey. ’Karadeniz’ ise yine benim doğduğum toprakların müziği olmasından dolayı bana çok uzak değil. İstanbul’s Secret’ta ‘Ben Seni Sevduğumi’ şarkısı, İspanyolca-Türkçe; ve 5/8‘lik şarkı, 2/4’lük. Bir Karadeniz türküsünü İspanyollara okutmakla , bir nevi, ‘Ben Seni Sevduğumi’yi 'dünyalara bildirmiş' olduk. Yani tarzlar farklı gibi görünse de, ortak bir dilleri var. O ortak dil de ‘ben’im. Çünkü benim müziği, hayatı, sanatı bir algılayış biçimim var ve onu, yaptığım her işte görmek mümkün.
Gerçekten de ‘Ben Seni Sevduğumi’yi dünyalara bildirdiniz!
Bu şarkı benim hayatımı değiştirmiş bir şarkıdır. Müzik hayatım bu şarkı ile başladı diyebilirim. Kazım’ın albümü, Gülbeyaz, İstanbul’s Secrets, bir de, Fatih Akın’ın ‘Yaşamın Kıyısında’ filminde vardı. Yine “Ben seni sevdiğimi dünyalara bildirdim” durumu oldu. (Gülüyor) " Peki, albümlerden birinin önceliği var mı, yoksa hepsi benim çocuğum diyenlerden misiniz?
‘Sek’ ... Sek, benim çocukluğum, genç kızlığım, yaşamak istediğim dönem.
İstanbul’s Secret’s 2010’da sanırım. Çalışmalara başladınız mı?
Çalışmalarımız sürüyor. 2009 Eylül gibi çıkarmayı düşünüyoruz. İstanbul’s Secrets, Türkiye için tasarlanmış bir albüm değildi aslında. Bu açıdan benim için diğer albümlerimle mukayese edilecek bir konumda değil. Ancak yine de kendi tarzında, hiç beklemediğim bir başarı elde etti. Çünkü Türkiye, müzikal olarak dünyadaki 3 muhafazakar ülkeden biri. Diğer ikisi Hindistan ve Çin… Komik ama gerçek; bu durumda ,bize ait müzikler olduğundan, “Sek” ve “Karadeniz”in Türkiye’de daha fazla şansı var. Bu arada İstanbul’s Secrets’ın Avrupa ve Amerika’daki dağıtımı sürüyor.
Hayatınızı Gülbeyaz’dan önce ve sonra diye ayırmışsınız. Yani çok özlüyorsunuz o dönemi!
Ben Gülbeyaz’ı hala seyredemiyorum. Bir kere bile seyretmedim, çünkü çok kötü oluyorum. Çok özlüyorum. O dönemki masumiyetimizi, arkadaşlıklarımızı, aşkları, hikâyeyi, birliği, beraberliği, eğlenceyi, mutluluğu, başarının hazzını, müziğin güzelliğini, şimdi kaybettiğim dostlarımın o zaman var olması halini çok özlüyorum. O zaman sanki ana kucağındaymışız.
Karadeniz kadını fevridir, hırçındır. Siz Gülbeyaz’da da öyle bir karakterdiniz. Ama yine de bir ‘Şevval’ duruluğu hep mevcuttu!
Mesela ben lise döneminde de çok kavgacıydım. Durmadan kavga edecek yer arardım. Sürekli insanlara dayılanma halim vardı. Meslek lisesinde İstanbul’un çeşitli yerlerinden, daha çok varoşlardan arkadaşlarım vardı. Ama yine de o kavgacılığımla bile severdi insanlar beni. Ve kızmazlardı. Niye olduğunu bilmiyorum. Kavga ettiğim kişiler bile beni sonradan çok seviyorlardı. Senin dediğin bundan da kaynaklanıyor olabilir, ama tam nedenini gerçekten bilmiyorum. Ama bana önyargılı kişiler de olduğu bir gerçek.
Mesela medya mı?
Evet. Medya çok fazla sevmiyor beni. Sevmek zorunda değiller zaten, kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Ama bana saygı duyduklarını düşünüyorum. Alıştıkları o, alış veriş durumu bizim için geçerli değil. Ben bir şey yapmıyorsam beni unutabilirler, bir şey yaparsam hatırlasınlar diyorum. Sırf gündemde kalmak için onları kullanmadığımı bildiklerinden, boş konuşmaktan hoşlanmadığımdan, hayata karşı duruşumdan dolayı saygı duyuyorlar. Medya dışında da, yakın zamana kadar bana çok ön yargılı yaklaşılıyordu. Hatta halen önyargıları yıkmakla meşgulüm. Oyunculukla ya da müzikle ilgili akademik bir geçmişim olmadığı için, insanlar “Leman Sam’ın kızı, tabii ki..” diyordu. Ancak, çıkardığım ürünleri gördükleri zaman çok kişinin sürpriz yaşadığını gördüm. Hayatla ilgili, felsefi anlamda ya da siyasi anlamda bir görüşümü bildirdiğimde de ‘Bir dakika sanırım bu bizim bildiğimiz kızlardan değil’ demeye başladılar. (Gülüyor) Ben eğleniyorum bu durumla.
‘Sek’ albümünü promosyonsuz çıkardınız çok sattı, peki ya satmasaydı?
Albüm yaptım ve kaçtım. Evet promosyon yapmıyorum. Az programa çıkıyorum. Onlar da, konuşabildiğim, yani söylediklerimin anlaşılacağı; ya da şarkı söyleyebildiğim programlar oluyor. Sevdiğim şarkıları söylüyorum ve onları çok sevdiğim için de dinleyiciye ulaştığını düşünüyorum. Fısıltı gazetesine inanıyorum ben. Çünkü arkasında durabildiğim, cevapları bende hazır olan ürünler çıkarmaya çalışıyorum. İstemeyerek yaptığım bir işin arkasında duramam. Duramayacağım şeyi de ortaya çıkarmam Ama o ürün ortaya çıkmışsa da kaç kişide karşılık görecekse o kadar kişi için çıkarmışım demek olur. Puşkin’in yazdığı ilk kitap yedi adet satmış ve demiş ki “Ben yedi kişi için yazdım” . İnsanlar hiçbir zaman benden bir bombardıman görmedi. Beğendiler, beğenen tavsiye etti, arkadaşına hediye etti derken yayıldı. "AŞKLARIMLA YA DA NEREME BOTOKS YAPTIRDIĞIMLA İLGİLENECEKLERİNE, EĞİTİM, ÇEVRE VE KÜLTÜREL FAKLILIKLARLA İLGİLİ FİKİRLERİMİ ÖĞRENSİNLER"
Şöhreti sevmeyen bir şöhretsiniz, ama kopmuyorsunuz da bundan!
Kopmamak değil. Şöhret bir sonuç. Burada kaçarı yok bu işin. ‘Ben kopmak istiyorum da kopamıyorum’ diye bir durum yok. Eğer bu işi yapıyorsanız bunun sonucu şöhrete bağlanıyor. Ben de bununla barışmanın yollarını arıyordum ve buldum. İnsanlar beni dinliyorlarsa, takip ediyorlarsa, tüketiyorlarsa, bunun bir işe yaraması gerekir diye düşündüm. Aşklarımla ya da nereme botoks yaptırdığımla ilgileneceklerine, eğitim, çevre ve kültürel farklılıklarla ilgili fikirlerimi öğrensinler. “Dünyayı değiştiremeyecek de olsam, birçok insanı düşünmeye zorlayabilirim. Ya da benim gibi düşünen, yaşadığı topraklar, soluduğu hava, çevre ve barış için endişelenen insanlara, aynı dili konuştukları birilerinin de var olduğunu gösterebilirim” dedim. O yüzden üniversitelere gidiyorum, ağaçlar dikiyorum, hayat görüşümle ilgili cesaretli cümleler kuruyorum. Şöhreti bunun için kullanmış oluyorum. Öbür türlü kaçıyordum. Ama şimdi işime yaramaya başladı. Çünkü ben geniş kitlelere hitap ediyorsam bu bir mesuliyet istiyor. Bu mesuliyeti bir misyonla birleştirip taşımayı tercih ettim. Değiştirmesem bile koşulları düzeltmek için elimden geleni yapıyorum.
Karadeniz’in Hırçın Çocuğu, ‘Karadeniz’ albümü ile ilgili ne hissediyor sizce?
Herhalde onu es geçmemekten dolayı mutlu olmuştur. Ben şarkı söylerken Kazım çok keyif alırdı. Zaten benim Karadeniz türkülerinden oluşan bir albüm yapmamı da çok istiyordu. Şöyle söylüyor olabilir şu anda, “Keşke Laz’ca, Hemşin’ce de olsaydı albümde”. Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Söylemek istedim de, ama çok şarkı vardı ve iki cd’ye çıkması gerekebilirdi. Benim kararım değildi yani. Kazım’ın varlığı yok olmuş değil. Sadece bedensel olarak yok. Ruhen var. Onun duruşu, güzelliği, şarkıları hala devam ediyor. ‘Karadeniz’ albümü sadece bana ait bir albüm değil. Ona da ait. Çünkü benim hayatıma Karadeniz müziğinin girmesinin sebebi Kazımdır.
İlk başlarda şüphesiz Leman Sam’ın kızı olarak anılıyordunuz, peki Leman Sam için 'Şevval Sam’ın annesi' tabirinin kullanıldığı oluyor mu?
Bazen bana Leman Sam, anneme Şevval Sam diyorlar. Benle karşılaşanlar ona, onunla karşılaşanlar bana selam yolluyor. Annem Türkiye’de bir efsane. Tüm zamanlara hitap eden bir sanatçı. Duruşu, tavrı, sanatı, şarkıları, müziği, rengi, saçı başı her şeyiyle çok özel ve karakteristik bir figür. Düşünen, aydınlık, ilerlemek isteyen, duyarlı, hassas, okuyan, sıradan olmayan bir kitleyi de temsil ediyor. Bir zaman sonra Şevval’in annesi denmesi mümkün değil. Biz ayrıca, birbiriyle anılmaya ihtiyaç duymayan iki ayrı kişiyiz. Bunu sebebi yine o.Bana bir birey olmayı, tek başına olabilmeyi öğreten o. Ama ben ona daha çok borçluyum. Çünkü sahip olduğum birçok şeyi ondan aldım. Sanatçı siyasi olarak topluma karşı sorumlu mudur?
Türkiye’de insanın siyasi görüşünü, düşüncesini bildirmesi biraz riskli. Karşılığı, bazen insanın hayatı bile olabiliyor. Canı pahasına insanın siyasi görüşünü göstermesi kolay değil. Neticede gördük kaybettiğimiz dostları. Ben siyasi görüşümden ziyade, insani bir görüş ortaya koyduğumu düşünüyorum. Çünkü ben, fotoğrafa daha geniş bakmaya başladığımdan beri hiçbir ideolojiye inanmıyorum. İnsan olabilmenin ne anlama geldiğini yeniden sorgulamamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü artık değerlerimizi yavaş yavaş kaybetmeye başladık. İnsanlar çok ucuz, yıkıcı ve yok edici şeylere yönelmeye başladı.
Milyarlarca insanın parmak izi farklıysa görüşümüz neden farklı olmasın. Bir takım güç odakları bunları istemiyor diye, onların menfaatlerine ters düşüyor diye çoğunluğun ezilip perişan olmasını kabullenemiyorum. İdeolojileri de insanlar üretiyor ama kusursuz olmuyor. Demokrasi deniliyor, demokrasi yüzünden bugün onu tren olarak kullanmak isteyenler bağırarak geliyor. Bazı şeyleri de dile getirmeliyiz. Hastalıktan öleceğime, düşüncemden ölmeyi tercih ederim. "İNSAN NESLİNİN TÜKENMESİNDEN DOLAYI HİÇ SIKINTI DUYMUYORUM. HATTA BELKİ TÜKENMELİ BİLE"
Savunduğunuz nedir peki?
Sağlığı, dolayısıyla doğayı savunuyorum. Doğa elbette insandan daha üstün. Bir şekilde intikamını da alır, insanı yok eder tekrar var olur. Tabiat çok daha güçlü insanoğlundan. Ama ben insan neslinin tükenmesinden dolayı hiç sıkıntı duymuyorum. Hatta belki tükenmeli bile. Aslında cennet gibi olan dünyayı, gitgide cehenneme çeviriyoruz. Ölümle ilgili bir sorunum yok , ama yaşarken ölü gibi yaşamakla ilgili sorunum var. ‘Ölmeden önce ölmek’le ilgili bir sorunum var. Bu kadar kötülük, pislik, gürültü, kalabalık ve ahlaksızlık olduğu zaman insanın yaşam kalitesi de düşüyor. Ben aynı zamanda yaşam kalitesini savunuyorum.
Sizce Türkiye yanlışlar ülkesi mi?
Türkiye dünyada tek ülke. Sahip olduğu güzellikler bu kadar fazlayken, onun kıymetini bilmeyen bir halk var. En basit örnek; Sümela Manastırı’na gittim ve duvarlar çizilmiş, isimler yazılmış. Güneyde bakir bir koyda denize giriyorsun, pırıl pırıl ama içinde naylon poşetler yüzüyor, koy, boydan boya çöp torbası.. Hektarlarca ormanlar yanıyor kimsenin umurunda değil. Söylenen “Keneler yok oldu ona seviniyoruz” deniliyor. Metrobüs yapılacağına niçin raylı sistem yapılmıyor, niçin rüzgar santralleri kurulmuyor, niçin tersanelerde halen insanlar ölüyor? Memlekette insanın değeri var mı ki, hayvanın ve ağacın olsun. ‘Filler ve Çimen’ işte. Hangi umuttan söz edeyim. Cezaevi gibi. İnsanlar ölümden korktukları için bunlara oy veriyor. Acaba ölümden sonrasını bilseler inanırlar mı bu yalanlara.
'Bu dünya bir pencere' şarkısında 3 el ateş ediliyor. Bunun bir anlamı var mı?
Kaybettiğimiz dostlara adarken albümü, hem yakın, hem düşünsel dostları anmak istedim. Hayata dair kafa patlatan, barış ve dostluk için çalışan herkesi dost addettiğimden. Hrant Dink de bunlardan biriydi. Onun gidişi birçok açıdan umudu yok etse de; başka bir açıdan umudu elden bırakmamak gerektiğini gösterdi. Bu yüzden “Bu dünya bir pencere” şarkısını her dinlediklerinde insanlar, barışa sıkılmış 3 el 7.65’i hatırlasınlar istedim.